- Editör

- 6 Ara 2025
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Oca
Ailede kanser tanısı duyulduğu o ilk anda, evin içinde tarifsiz bir sessizlik olur. Sanki zaman kısa bir süreliğine durur ve herkes kendi içine çekilir. Kimisi güçlü görünmeye çalışır, kimisi kelimeleri toparlayamaz, kimisi bir anda her şeyi kontrol etmeye yönelir. Dışarıdan bakılınca birbirine benzemeyen bu tepkiler aslında aynı kaynaktan çıkar: sevdiğini koruma, yanında kalma ve yaşananları bir şekilde taşıyabilme isteğinden. Aile böyle bir anda kendi dengesini yeniden kurmaya çalışır; bu süreç bazen dağınık görünse de o dağınıklığın altında insan olmanın kırılgan ama gerçek hali vardır.
Bu dönem yalnızca duygularla sınırlı değildir. Günlük düzen değişir, uykular hafifler, evdeki işlerin dengesi bozulur. Tedavi süreçleri, randevular, yan etkiler, çalışma hayatı derken herkesin omzunda farklı bir ağırlık birikir. Bu yorgunluk bir eksiklik değil; belirsizliğe verilen doğal bir yanıttır. Aynı evde birden fazla kalp aynı anda ağırlaşabilir ama bu hiç kimsenin bir şeyi “Yanlış” yaşadığı anlamına gelmez. Böyle zamanlarda büyük cümlelere değil, küçük ama içten desteğe ihtiyaç duyulur.
Zihnin içi de sessiz kalmaz bu süreçte. “Her şey kötüye mi gidiyor?”, “Buna dayanabilir miyim?”, “Ya onu kaybedersem?” gibi düşünceler kendiliğinden belirir. Bu düşünceler duyguları çoğu zaman olduğundan daha ağır hissettirir. Düşüncelerin, duyguların ve davranışların birbirini nasıl etkilediği bu dönemde daha açık görünür. Hastalık yalnızca beden üzerinde değil, zihin üzerinde de iz bırakır.Bu yüzden ilk adım çoğu zaman şudur: zihnin söylediği her sözü gerçek olarak kabul etmeden önce fark etmek. Bazen korku konuşur, bazen yorgunluk, bazen de bilinmezliğin telaşı… Bu farkındalık bile içte hafif bir rahatlama yaratır.
İyileştirici olan her zaman büyük adımlar değildir. Bazen sessizce yanında oturmak, küçük sorumlulukları paylaşmak, günü birlikte düzenlemek, sırf “Buradayım.” demek bile çok şey ifade eder. Bu küçük davranışlar, bir ailenin parçalarını görünmez şekilde birbirine bağlayan köprülerdir. Dayanıklılığı artıran çoğu zaman kusursuz duruşlar değil; paylaşmanın kendisidir.
Hastaya yaklaşırken en kıymetlisi, acele etmeden dinlemek ve duygularını küçültmemektir. Herkesin başa çıkma biçimi farklıdır: biri konuşarak rahatlar, biri susarak; biri bilgi arar, biri içine kapanır. Önemli olan bu ritme saygı göstermek ve süreci birlikte taşımaktır. Günlük düzeni beraber kurmak hem hastayı hem yakınlarını bir nebze rahatlatır.
Bu dönemde umut; boş bir teselli değil, gerçekliğin ve dayanışmanın içinden büyüyen bir güçtür. Bir kişinin değil, bir ailenin birlikte var ettiği bir alandır.
Zorlu hastalık süreçleri yalnızca mücadele duygusundan ibaret değildir. İçinde bağ kurma, yıpranma, destek olma, güçlenme, yorulma, yeniden ayağa kalkma gibi birçok duygu yan yanadır. Bazen en ağır görünen günler, aile bireylerinin birbirine en çok yaklaştığı günlere dönüşür. Çünkü zamanla fark edilen bir gerçek vardır: Yaşanılanlar herkese fazla gelebilir, ama paylaşıldığında yol daha aydınlık ve daha taşınabilir olur.





Yorumlar