- Editör

- 28 Tem 2025
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Oca
Tek çocuk sahibi olmak…
Kimi zaman bilinçli bir tercih, kimi zaman hayatın bize çizdiği bir yol. Ama ister isteyerek, ister şartlar gereği olsun, tek çocuklu bir aile olmanın hem güçlü yanları var hem de duygusal yükleri. Danışmanlık odasında bu konuya sıkça denk geliyoruz. Bir anne koltuğa oturuyor ve gözlerini kaçırarak şunu söylüyor: “Bir tane çocuğumuz var… ama sanki herkes bizden bir tane daha bekliyor.”
İşte orada başlıyor mesele. Çünkü bu yalnızca bir çocuk sahibi olmak değil, aynı zamanda beklentilerle baş etmeye çalışmak. Dışarıdan gelen o tanıdık sorular; “Kardeşi olacak mı?”, “Tek mi kalacak?”… Bunlar sadece cümle değil. İçeriden içeriye uzanan bir baskı. Çünkü toplum hâlâ aileyi kalabalıkla, çocuk sayısıyla ölçüyor. Oysa insanın içindeki bağlılık duygusu, paylaşılan anlar, konuşulan duygular bir çocuktan çok daha fazlasını taşıyabiliyor.
Çocukla kurduğumuz ilişkiyi şekillendiren şey, sayılar değil. Sevgi, ilgi, bağ ve eşlik edebilme hali. Tek çocukla kurulan bağ, çoğu zaman daha sakin, daha birebir, daha dikkatli oluyor. Göz göze gelmek daha sık. Seslenmek daha net. Duygular daha görünür. Belki evde bir kardeş yok ama çocuk annesinin gözlerinde kendine koca bir dünya buluyor.
Bir de bencil olma meselesi var. “Tek çocuk bencil olur” diyenlere yıllardır aynı şeyi söylüyorum: Bencillik, yalnız büyümekle ilgili değil, sınırlarla ve duygularla kurulan ilişkiyle ilgilidir. Kardeşi olup da paylaşmayı bilmeyen çok çocuk var. Ve tek olup da empatisi yüksek, duyarlı, adalet duygusu güçlü pek çok çocuk da… Çocuğun ruhunu şekillendiren şey; kaç kişiyle büyüdüğü değil, nasıl bir sevgiyle büyütüldüğüdür. Eğer anne baba çocuğunu duymaya, duygularını ciddiye almaya, yanında olmaya gönüllüyse… o çocuk zaten yalnız kalmaz. Kardeşin yerini doldurmak değil mesele, o çocukla kurulan bağın içeriği.
Yalnızlık konusu da çok sık geliyor. Bir annenin dilinden dökülen şu cümle hâlâ kulağımda: “Kardeşi olmayınca çok mu yalnız kalır?” Orada biraz endişe, biraz da suçluluk hissediliyor. Ama kardeş olmak, otomatik olarak yalnızlığı ortadan kaldırmaz. İki kardeşin yan yana ama birbirinden uzak olduğu kaç ev var. Ya da bir tek çocuğun, anne babasıyla kurduğu samimi bağ sayesinde ne kadar güçlü bir sosyal çevre kurabildiğine tanık oluyoruz.
Çocuk yalnız mı kalır sorusu, çoğu zaman bizim yalnızlık korkumuzla ilgili. Bir çocuk, eğer duygularını anlatabiliyorsa, anlaşılabiliyorsa, sevilip sınırlandırılıyorsa, yalnız kalmaz. Çünkü yalnızlık, fiziksel bir durum değil; duygusal bir his. Kalabalık içinde de hissedilebilir, bir başına da aşılabilir.
Tabi ki ikinci çocuk düşüncesi de bu konunun önemli bir parçası. Ama burada mesele kararın kime ait olduğu. Bazen bir çocuk daha isteyen sadece çevre oluyor. Bazen anne istiyor ama bedeni yorulmuş oluyor. Bazen baba hazır hissetmiyor. Bazen evin düzeni buna uygun değil. Her aile kendi hikâyesini yaşar. Her anne baba da kendi iç ritmine göre karar verir. Bu kararı verirken esas soru şu olmalı: Gerçekten istiyor muyuz? Yoksa beklentileri mi yerine getirmeye çalışıyoruz?
Tek çocuklu olmak, eksik olmak değil. Bu, sadece başka bir aile hali. Sessizliğiyle, yakınlığıyla, birebir güzelliğiyle. Daha çok göz teması, daha çok fark etme, daha az bölünme. Belki birlikte yemek hazırlarken uzun uzun sohbet etme şansı. Belki aynı koltukta sıkış sıkış oturup sarılabilmek. Belki birlikte büyümek.
Ben aileyi, kaç kişiden oluştuğuna göre değil, nasıl bir ilişki kurulduğuna göre tanımlarım. Ve şunu da eklerim hep: Bir çocukla da olur. Hem de çok güzel olur. Çünkü mesele kalabalık olmak değil; bağ kurabilmek. Birlikte gülebilmek. Birlikte ağlayabilmek. Birlikte büyüyebilmek.





Yorumlar